...
kar, yerli tabirle, güdük devenin kuyruğuna çıkmıştı. istanbul'unki onun yanında konfetidir. orada kar her yerdeki gibi yumuşak, tatlı değil; dolu gibi iri, yerleri tekmeler gibi sert yağar, biraz sonra da rüzgar onları alarak çöl kumları gibi yüzünüze fırlatırdı... güneşi bulutların arasından alay eder gibi dilini çıkardığı zaman görebilirdik... bir sabah uyanınca gene kar yağmakta olduğunu gördüm. hava bazan önümüzdeki camii göstermeyecek kadar bulanıyor, bazan da ta uzaklardaki dağlar bile görünüyordu. sanki tabiat büyük bir sinema makinesini net yapmaktaydı... karşımızdaki çamlığa yakın karlar, aktörlerin beyazlatmak için saçlarına serptikleri pudraları andırıyordu. titreye titreye kalktım. ceketi omuzuma atarak yüzümü yıkamaya gittim... gelip aynanın karşısına geçince, tanımadığım birisi bana baktı... şaşırdım. aynada ince bıyıklı, siyah fanilalı, ceketi omuzunda bir külhanbeyi duruyordu. bu... bu... bendim, yeni bırakmaya başladığım bıyıklarım, dağınık saçlarım, aba ceketimle bendim... ama sırtımdaki siyah fanila? nereden gelmişti bu?.. bu bıçkın fanilasını ne zaman giymiştim?.. zihnimde bir şimşek çaktı: dün bir kutu fanila alarak eve yollamıştım, demek içlerinde bir tane de siyah varmış; ben de gece çamaşır değiştirirken farkında olmadan giymişim!.. birden değiştiğimi hissettim... o kadar süratle değişmiştim ki, eski benliğimle yeni benliğim arasındaki ayırıcı çizgiyi elimle tutabileceğimi zannediyordum... aynadaki adam gözleriyle bana şöyle diyordu:
-gafil!.. burada seni sıkan, halk, muhit değil kendi mevkiindir; sen efendi olmak kabiliyetinde değilsin... sen nizam, kanun gibi kayıtlara tabi olamayacak kadar serserisin... muayyen bir daire, muayyen bir ikametgah seni sıkar, sana hergün değişen bir iş, her gece değişen bir yatak lazımdır... ne yazık ki bunları daha şimdi anlayabiliyorsun... artık yapacağın, mukadderin olan yaşayışa avdettir. bunun için de evvela başından melon şapkayı, sırtından kolalı gömleği çıkarmalı, siyah fanilanla tam bir uçarı olmalısın... göreceksin ki hayatın zevki değişikliktedir... ama öyle elbise değiştirir kadar basit olanlarında değil, hayatına yeni bir istikamet verecek kadar büyük tenevvülerde (çeşitliliklerde)... bundan sonra aç kalmayı spor, dayak yemeyi eğlence bilecek, kendinden kuvvetli olanlara aktör, kendinden zayıf olanlara hakim, enayilere karşı insafsız olacaksın... bilmelisin ki, yaptıkların zekanın hamakate (aptallığa) galebesinden ibarettir... artık hayatının sahifelerinden yeisi, bedbinliği, kederi sil, çünkü kuvvetli bir kafanın sevince çeviremeyeceği ıstırap yoktur... hadi... düşünme... istanbul'a dön... kendi hayatına dön!..aynadaki adam sustu. dikkat ettim, eski kaymakama hiç benzemiyordu. vücudunda bir kıvraklık, gözlerinde hayatı anlayan bir parıltı vardı... bu adam saçlarını tarar, kollarını gerdiği zaman fanilasının altında şişkin memeleri belirirse çok güzel olacaktı... siyah elbiselerine aykırı düşen bıyıkları bile, şimdi dudaklarını tatlı tatlı gölgelendirmeye başlamıştı.
iki gün sonra istanbul'daydım. tasavvur ettiğim hayata kavuştum. bana vatanperverlikten, oraların tenvire (aydınlığa, aydınlatılmaya) ihtiyacından bahsetme! söyleyeceklerin doğrudur, lakin -burada sesini alçalttı- lakin bizim için, yani benim içinde yetiştiğim gençlik için, memleket muhabbeti bir fantezi, feragat lügatten silinen bir kelime, hodbinlik en makul seciyedir. benim başkalarından farkım; samimiyetim, düşüncelerimi açıkça söyleyip yapmamdır. adaaam sen de, işte aç kaldığım yok. ara sıra ahbaplara da rastlıyorum, beni davet ediyorlar, gülüp eğleniyoruz. ama bazıları yol göstermeye, nasihat etmeye kalkıyorlar ki, gece yarısı evlerini bırakıp kaçtığım oluyor. .. yavaşça ellerini uzatarak sandığın kayışını yakaladı. -uzun konuştuk, güzin!- dedi, -canını sıktım. ara sıra geçerken uğrarsan hem boyarız, hem de bir iki laf atarız... bana müsaade...kutusunu afili bir tavırla omuzuna vurarak yürüdü. güzin hanım arkasından baktı, baktı, sonra dudaklarını bükerek o da yürümeye başladı. ve bir parça uzaklaştıktan sonra yavaşça mırıldandı:
-kaçık!1927 ...
-gafil!.. burada seni sıkan, halk, muhit değil kendi mevkiindir; sen efendi olmak kabiliyetinde değilsin... sen nizam, kanun gibi kayıtlara tabi olamayacak kadar serserisin... muayyen bir daire, muayyen bir ikametgah seni sıkar, sana hergün değişen bir iş, her gece değişen bir yatak lazımdır... ne yazık ki bunları daha şimdi anlayabiliyorsun... artık yapacağın, mukadderin olan yaşayışa avdettir. bunun için de evvela başından melon şapkayı, sırtından kolalı gömleği çıkarmalı, siyah fanilanla tam bir uçarı olmalısın... göreceksin ki hayatın zevki değişikliktedir... ama öyle elbise değiştirir kadar basit olanlarında değil, hayatına yeni bir istikamet verecek kadar büyük tenevvülerde (çeşitliliklerde)... bundan sonra aç kalmayı spor, dayak yemeyi eğlence bilecek, kendinden kuvvetli olanlara aktör, kendinden zayıf olanlara hakim, enayilere karşı insafsız olacaksın... bilmelisin ki, yaptıkların zekanın hamakate (aptallığa) galebesinden ibarettir... artık hayatının sahifelerinden yeisi, bedbinliği, kederi sil, çünkü kuvvetli bir kafanın sevince çeviremeyeceği ıstırap yoktur... hadi... düşünme... istanbul'a dön... kendi hayatına dön!..aynadaki adam sustu. dikkat ettim, eski kaymakama hiç benzemiyordu. vücudunda bir kıvraklık, gözlerinde hayatı anlayan bir parıltı vardı... bu adam saçlarını tarar, kollarını gerdiği zaman fanilasının altında şişkin memeleri belirirse çok güzel olacaktı... siyah elbiselerine aykırı düşen bıyıkları bile, şimdi dudaklarını tatlı tatlı gölgelendirmeye başlamıştı.
iki gün sonra istanbul'daydım. tasavvur ettiğim hayata kavuştum. bana vatanperverlikten, oraların tenvire (aydınlığa, aydınlatılmaya) ihtiyacından bahsetme! söyleyeceklerin doğrudur, lakin -burada sesini alçalttı- lakin bizim için, yani benim içinde yetiştiğim gençlik için, memleket muhabbeti bir fantezi, feragat lügatten silinen bir kelime, hodbinlik en makul seciyedir. benim başkalarından farkım; samimiyetim, düşüncelerimi açıkça söyleyip yapmamdır. adaaam sen de, işte aç kaldığım yok. ara sıra ahbaplara da rastlıyorum, beni davet ediyorlar, gülüp eğleniyoruz. ama bazıları yol göstermeye, nasihat etmeye kalkıyorlar ki, gece yarısı evlerini bırakıp kaçtığım oluyor. .. yavaşça ellerini uzatarak sandığın kayışını yakaladı. -uzun konuştuk, güzin!- dedi, -canını sıktım. ara sıra geçerken uğrarsan hem boyarız, hem de bir iki laf atarız... bana müsaade...kutusunu afili bir tavırla omuzuna vurarak yürüdü. güzin hanım arkasından baktı, baktı, sonra dudaklarını bükerek o da yürümeye başladı. ve bir parça uzaklaştıktan sonra yavaşça mırıldandı:
-kaçık!1927 ...
(Değirmen kitabından)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder